15 Ekim 2010 Cuma

Şans Tozu




Merhabaaaa, benim adım name.
İçim içime sığmıyor bugün. Dünyanın en şanslı insanı olduğumu bir kez daha anladım. Harika bir ailem, mükemmel arkadaşlarım, mükemmel bir yaşamım var. Doğarken avuçlarıma sığmayacak kadar çok şans tozuyla doldurmuşlar ellerimi. Mutsuzlar, şanssızlar, bahtsızlar gelsinler hepsine biraz biraz şans tozu vereyim istiyorum.
Benim şansım herkese yeter, herkese.

Tercihler açıklandıktan sonra bakalım bizim bölümde ne var ve yok diye kolları sıvamış "google be sana işim düştü yap bi güzellik" diyerekten yaptığım araştırmalar sonucu aynı bölümde olduğum çok sevgili M.U ile dün akşam yaptığımız dersler nasıl muhabbeti Fizik Mühendisliği Kulübü'nün CERN gezisi ile bayağı bir heyecanlandı. Hazırlık olduğum için oldukça ezilen ben, gezi için hazırlık sınıfından bir kişinin götürüleceğini öğrenince sevindim, şansımı da deneyeyim dediydim.
Kulübe üye olmayan kuraya katılamıyor. Ben daha kulübe bile üye değilim.
"Yarın gelirsin kaydını yaparlar, sonra da çekilişe katılırsın."

Gittim, çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu. Hazırlıklar için kontenjanı 2ye çıkarmışlar kurayı çekiyorlar. İlk çekilen kişi de aynı sınıfta olduğum bir arkadaşım. Çıkarsam sen haber verirsin ben gelemeyeceğim, demişti. Sen kazandın yazıp devamını içimden Allah kahretsin yaaaa diye getirirken, kırtasiyeyi işleten amca* çoktan o kutudan kağıdı çekmiş. İsmimi söylemesiyle "beniiim" diye fırladım, farkında olmadan ne olduğunu anlayamadan. Benim çıkacağımı hiç ummayan arkadaşlarımın "ohaaaaa"sı ve amfide bulunan diğer öğrencilerin noluyo yae bakışı eşliğinde... BENİİİM! derken havaya kaldırdığım kolum da omzumdan çıkacaktı o arada, Allah korudu.

Hayat, sen bana bu aralar iyi kıyak geçiyorsun yaa var bunda da bir iş.

*düzeltme: kurada beni çeken kişi, kırtasiyeyi işleten amca değil, kulübümüzün başkanı çok sevgili Can Akyel imiş. Teşekkürlerimi ona yönlendiriyorum.

14 Ekim 2010 Perşembe

M.utluluk Döngüsü

Dün yeni okul çıkışı hem eski okuluma hem de dershaneme uğradım, öğretmenlerimi görmek için. Mezun olduktan sonra, sınav dönemi bittikten sonra hiçbiriyle görüşmemiştim. Tercihlerde bile uğrayıp ne yapmam gerektiğini sormamıştım. Kurtulmuştum ya sonunda...

Öyle değil işte. Bilmiyorum neden geçmişi çok özlüyor insan. Geleceğin o zamanlar umduğu gibi olmadığı için mi, yoksa küçücükken insanlar yaşadıkları kendilerine çok ağır geldiği için mi, bilmiyorum. Aslında en nefret ettiğim şeyken insanların kendi başına gelen şeyleri büyütüp yakınmaları, lise dönemindeyken en çok yaptığım şeydi. Sanki benim yaşadıklarım en kötüsüydü. Sanki..

Öyle değildi işte. Kötü olan her şey bir şekilde unutuluyor. Ne kadar kötü olursa olsun. O okulda, ağlamaktan gözlerimin kıpkırmızı olduğunu hatırlarım ama neden ağladığımı hayal meyal. Hayatımda başıma gelebilecek en kötü şeyin M. olduğunu düşünürdüm ama şimdi başıma gelebilecek en güzel şeylerden ikisi M.

Anlat deseler saatlerce anlatırdım mesela M. M. M. M. Şimdi her şey teker teker siliniyor hafızamdan. Onla birlikteyken yaşadığım, terk edilişimde yaşadığım her şey bir bir uçuyor aklımdan. Oysa o zamanlar o olaylar "ölsem unutmam bunu" idi.

Öyle değilmiş işte. Anılarımı yokladığımda hep gülümsüyorum. Kötü şeyleri hiç hatırlamıyorum. Gerçekten de kötü değildiler belki.

Sabah uyandığımda tarif edilemez bir mutluluk patlaması yaşadım. Oturup ağlayabilirdim çok mutluyum diye. Hüzün çok güzel anlatılıyor da mutluluk tarif edilemiyor yahu.


Ve maalesef, nedensiz mutluluklar çok uzun da sürmüyor. Mutluluk döngüsü diye bir şey yok ki. Varsa da bu çembere sık aralıklarla hüzün serpilmiş.
Uzun sürmüyor ya hani, sanki mutluluğun heyecanını yitirmiş oluyor insan. Kendisi biraz hüzün arıyor.
Yağmurlu havalar, dokunaklı filmler, şarkılar...


 Küçük şeylerle mutlu olup da "mutluluğu sıradanlaştıran" kimse yok mesela. Mutlak mutluluk(?) olursa mutluluk olmuyor, heyecanı kalmıyor işte.
Küçük şeylerle mutlu olup da sürekli mutlu olan kimse de yok mesela. Hüzüne ihtiyaç duyuyoruz.


 Sabah mutluluktan ölecekken, aşık olacağım adamı düşünüp bana wish you were here söylese diye hayaller kurarken, hayallerle mutluluğa mutluluk katarken ben, süresini uzatamıyorum. Mutluluğu artırabiliyorum ama süresini uzatamıyorum.
Olsun... Ben nedensiz hüzünleri de seviyorum.

Uzanıp tavanı izlemek, herkesin mutlu olabileceğini ya da herkesin incinebileceğini düşünmek huzur veriyor.





Hüzünlü bir huzur:
REM - Everybody Hurts Sometimes



Canın gerçekten yandığı zaman evrensel dilden geçeceğini duymak da huzur veriyor. Ben küçük bir çocuğum, düştüm ve tüm acım dizlerimde yoğunlaştı. Çok tatlı bir amca yaramı temizliyor: Geçecek, iyileşecek.


Tatlı bir huzur:

Pink Floyd - Comfortably Numb

10 Ekim 2010 Pazar

Geç Kaldım

Merhabalar,
Şeyma ben. Bu faslı çoktan geçtik, evet. Yalnız şu var bilinmeyen: o kadar yazdım sınavdı, tercihti, yerleştirmeydi, sonucu bildirmek nasip olmadı bir türlü efendim.
ITU fizik mühendisliği.
Mezun olunca ne işe yarayacaksın türünden soruları kabul etmiyorum, haberiniz ola. Zira ben henüz 'mezun olabilecek miyim' safhasındayım.

I have to. I'm a ITU student.
Hazırlık sınıflarında, lise-üniversite arasında bocalayan insanlarla hayatıma devam ederken sıkça duyuyorum bunu. I can't! i hayatımdan çıkarmak zorunda olduğum için üzülüyorum. Nazımı çekecek "yapamıyorum işte yaa" larımı kaldıracak hocalarımı dershanemde, okulumda bıraktım.

Bu sene ingilizceden kalma gibi saçma bir korkum yok, tüm endişelerim bir sonraki sene için. Lisedeyken geometri problemim vardı, öyle böyle değil:
-Hocam, benim kafa basmıyor geometriye, ne yapayım? Sözlüden geçer not verin bari, 2 gelsin de belge alayım.
Artık 'kendini çok zeki sanan' kızın kafam basmıyor diyerek egosunu ayaklar altına alışı hiçbir öğretim görevlisi, doçent, profesör... için bir şey ifade etmeyecek. Çünkü "Burda sizi kimse itmeye çalışmaz. Amacımız kötü mühendisleri hazırlık sınıfındayken elemeye başlamak." Güzel.

Kayıt için Ayazağa Kampüsü'ne gittiğimde tepemde, kocaman bir balonun içinde dans eden hayallerim, inşaat makinelerinin etkisiyle patlayan balondan kurtulup kafamı yardıktan sonra uçuuup gittiler. (bkz: itü asırlardır şantiye)
İnsan ilk kez üniversiteli olacakken daha renkli bir ortam bekliyor tabi.  Üzerine de "itü'de 120 erkeğe 1 kız düşüyo hohohohoh yazık" "maçkadan sonra millet bu kızlar nereye uçtu yaa falan oluyo" gibisinden ürkütücü cümleler kurunca, Ayazağa'ya gitmeyi geciktirmekte yarar var diye onun bunun laflarıyla saçma düşüncelere dalarak, Maçka'ya gitme konusunda bayağı bir heves yapmıştım. (çok uzun bir cümle olmuş bu, anlatım bozukluğu yaptıysam affola.)

Gel gör ki hiç de öyle değil. Maçka bildiğin lise. Tüm fakültelerden insanlarla aynı sınıfta olma imkanın var, ITU'nun de iyi bir üniversite olduğunu düşünürsek, zekasına hayran olunacak insanlarla tanışma imkanın var. (Üzgünüm, henüz pek kimseyle tanışamadım amma daha erken zaten illa ki vardır öyleleri.)

Ha bir de bunun yolu var, yolunda trafiği var. Ayazağa'ya geçince ev tutacağım, biraz daha uyuyacağım diye geleceğe özlemle açıyorum gözlerimi her sabah yeni bir güne.

İstanbul, güzelim şehir.
Beni birazcık da seneye bırak.